Sabih Kanadoğlu

'Gül sade yurttaştan farksız'

Sabih Kanadoğlu, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin anayasada herhangi bir hüküm olmadığını vurgulayarak "Ancak bu yokluk, onu sorumsuz kılmaz. Anayasada herhangi bir düzenleme olmadığı için Cumhurbaşkanı hakkında, sade bir vatandaş gibi işlem yapılması gerekir. Cumhurbaşkanlığı makamına duyulan saygıya bağlanan boşluk, kıyas yoluyla doldurulamaz" dedi.

Ankara - Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kayıp Trilyon” davası kapsamında yargılanabileceğine ilişkin mahkeme kararını değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı’nın siyasal sorumsuzluğunun tartışmasız olduğunu kaydeden Kanadoğlu, “Tek başına yaptığı işlemler hakkında yargı mercilerine başvurulamaz. Bu ilke olarak cumhurbaşkanının, görevi sırasında ve görevi nedeniyle işlediği suçlardan da cezai sorumluluğu bulunmadığını belirlemektedir. Ancak maddenin üçüncü fıkrası, bu ilkeye bir ayrık hal getirmektedir. O da vatana ihanet” dedi. Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin anayasada herhangi bir hüküm olmadığını anımsatan Kanadoğlu, “Ancak bu yokluk, onu sorumsuz kılmaz. Sorumluluk, ceza kurallarının eşitliğinin ve zorunluluğunun doğal sonucudur. Anayasada herhangi bir düzenleme olmadığı için cumhurbaşkanı hakkında, sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerekir. Cumhurbaşkanlığı makamına duyulan saygıya bağlanan boşluk, kıyas yoluyla doldurulamaz” değerlendirmesini yaptı.

Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmeden önceki göreviyle ilgili suçlarda, önceki görevin gerektirdiği soruşturma usulüne tabi olduğuna işaret eden Kanadoğlu, anayasa ve içtüzükte kişisel suçlara ilişkin hüküm yer almadığından genel hükümlere göre işlem yapılması gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin anayasada herhangi bir hüküm olmadığını belirten Kanadoğlu, bunun nedeninin “Hiçbir ülke, yargı önünde aklanmadan, mahkûmiyeti halinde milletvekili seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran zimmet, rüşvet, irtikap, sahtecilik, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma vs. gibi suçlarla itham edilenlerin cumhurbaşkanlığına aday olacağını ve seçileceğini tahmin ve tasavvur etmediği için anayasalarına bu yolda bir düzenleme getirmemiştir. Bizim anayasamızda da bu olasılığın gerçekleşmesi öngörülmemiştir” sözleriyle açıkladı.

Sabih Kanadoğlu, ister görevi sırasında suç işleyen cumhurbaşkanları olsun, isterse milletvekiliyken suç işlediği iddia olunan ve milletvekili dokunulmazlığından yararlanan, cumhurbaşkanı seçilmesi nedeniyle dokunulmazlığı sona eren cumhurbaşkanları olsun, bu hallerde haklarında sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerektiği vurguladı. Kanadoğlu, “Anayasada, kişisel suçları hakkında mevcut boşluk dolduruluncaya kadar, cumhurbaşkanları herhangi bir dokunulmazlığı bulunmayan sade vatandaş kimliği taşırlar” dedi.

© Cumhuriyet - İlhan Taşçı - 20.05.2009


Şok karar: Gül yargılansın

Sincan Ağır Ceza Mahkemesi: 'Abdullah Gül evrakta sahtecilikten yargılanmalıdır.'

Sincan Ağır Ceza Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Gül'ün 'Kayıp trilyon' davasıyla ilgili olarak evrakta sahtecilik suçundan yargılanması gerektiğine karar verdi.

Kayıp trilyon davasında Abdullah Gül hakkındaki evrak tertip edilerek milletvekili seçildiği için işleme konulmuyordu.

Abdullah Gül, 8 yıl boyunca yasama dokunulmazlığına sahipti. Ancak cumhurbaşkanı seçildikten sonra tartışmalar oldu. 'Cumhurbaşkanı Gül hakkındaki evrak ne olacak?' şeklinde tartışma oldu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdullah Gül hakkında gönderilen dosya ile ilgili takipsizlik kararı verdi. Burada 'Cumhurbaşkanı Gül hakkında yasal imkansızlık nedeniyle kanıt ve unsurlar tartışılmaksızın soruşturma yapılamayacağına, bu nedenle soruşturmaya yer olmadığına' karar verdi.

ABDULLAH GÜL 'ŞÜPHELİ'

Bu karara itiraz edildi ve kesin kararı Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi verdi. Buna göre 'Abdullah Gül yargılanmalı' denildi. Kararda Gül'den 'şüpheli' olarak bahsedildi.

NTV'nin haberine göre; Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz tarafından kaleme alınan kararda şöyle denildi: "Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve yasalarında herkesin yargılanmasının kural olduğu, dokunulmazlığın ise bir istisna olup bu kişiler yasalarda tek tek belirlenmiş ve bunların dışında hiç kimseye yargılanmama zırhı tanınmamıştır.

FEZLEKE GÖNDERİLDİ

Şüpheli Abdullah Gül ve arkadaşları hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma yapmış şüpheli Abdullah Gül’ün Fazilet Partisi Kayseri Milletvekili olması sebebiyle dosyası fezleke ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmak üzere Adalet Bakanlığına gönderilmiştir" denildi.

KARAR ADALET BAKANLIĞINI İZNİYLE YARGITAY'A GÖTÜRÜLEBİLİR

İtiraz üzerine verilen kararlar kesin nitelik taşıdığı için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı veya Abdullah Gül'ün avukatları, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararının kanun yararına bozulması istemiyle Yargıtay'a götürülmesi için Adalet Bakanlığına başvurabilecek.

Adalet Bakanlığı, istemi yerinde görürse söz konusu kararın kanun yararına bozulması istemiyle Yargıtay'a başvuracak. Süreçle ilgili son sözü Yargıtay söyleyecek.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının bu dosyayı kanun yararına bozma istemi ile Adalet Bakanlığına göndereceği belirtiliyor.

© Gerçek Gündem - 18.05.2009

Kayıp trilyon davası nedir?

Deutsch - Almanca

Foto: © Frankfurter Buchmesse/ddp/Silz


Rede des Präsidenten der Republik Türkei, S.E. Abdullah Gül anlässlich der Eröffnung der 60. Frankfurter Buchmesse
am 14. Oktober 2008 in Frankfurt am Main

Es gilt das gesprochene Wort

Exzellenzen, werte Gäste, sehr geehrte Damen und Herren,

es ist für mich eine große Freude, der Eröffnungsfeier der 60. Frankfurter Buchmesse beizuwohnen.

Es ist für mich auch ein Privileg, zu diesem Anlass, bei dem die auf dem Gebiet der Kultur, Kunst und insbesondere Literatur verzeichneten Entwicklungen und Erfahrungen ausgetauscht werden, mit Ihnen zusammen zu treffen.

Ich freue mich, dass mein Land auf der größten tradierten Buchmesse der Welt als Ehrengast vertreten ist.

Außerdem erachte ich es für bedeutungsvoll, dass die Türkei im 60. Jahr der Buchmesse Ehrengast ist.

In der Tat haben sich in den vergangenen 60 Jahren weltweit die Publikations- und Verbreitungsmöglichkeiten von Büchern sehr erweitert.

Sowohl die rasanten technologischen Fortschritte und Innovationen als auch die allmähliche globale Demokratisierung haben Einfluss auf diese Entwicklung ausgeübt.

Der gestiegene Standard bei den Menschenrechten sowie der zunehmende Respekt in Bezug auf Meinungs- und Gedankenfreiheit in vielen Ländern der Welt haben das globale Kulturleben unmittelbar beeinflusst.

Schriftstellern wird mehr Anerkennung entgegengebracht und sie werden verstärkt geehrt. Auch wenn die vor ihnen liegenden Hürden nicht beseitigt sind, so haben diese doch relativ gesehen abgenommen.

Schriftsteller und Leser haben angefangen, in direkten Kontakt zu treten und miteinander zu kommunizieren. Es ist möglich geworden, dass Bücher auf schnellstem Wege die entlegendsten Dörfer erreichen.

Andererseits haben in den vergangenen 60 Jahren bedauerlicherweise auch ökonomische, soziale beziehungsweise politische Krisen auf direkte oder indirekte Weise das globale Kulturleben negativ beeinflusst.

Dieser Einfluss ist zuweilen in Form kultureller Konfrontationen und Identitätskrisen, zuweilen auch als kulturelle Degeneration hervorgetreten und besteht weiterhin.

Zum Beispiel haben kulturelle Vorurteile auf Schul- und Lehrbücher negativ eingewirkt. Zahlreiche Länder und internationale Organisationen, allen voran die UNESCO, unternehmen Anstrengungen, um die Spuren dieses Einflusses zu beseitigen.

Krieg, Gewalt und Terror haben auch vor Bibliotheken und Schriftsteller nicht Halt gemacht. Die bitteren Erinnerungen an die Vorfälle um die nationalen Bibliotheken in Sarajevo und Bagdad sind nach wie vor lebendig.

Zum anderen kann nicht behauptet werden, dass die zeitweilige Betrachtung von Büchern als pure Handelsobjekte nicht immer zu einer Steigerung des Kulturniveaus beigetragen hat.

Wie jedes Jahr und so auch an diesem heutigen Tag können wir in Frankfurt mit Freude bezeugen, dass nichtsdestotrotz das Bedürfnis der Menschen, sich unter allen Umständen an Büchern festzuhalten, nach wie vor seine Gültigkeit bewahrt und bewahren wird.

Sehr geehrte Gäste,

die positiven beziehungsweise negativen Entwicklungen der letzten 60 Jahre, die ich soeben aufgezählt habe, haben natürlich auch die Türkei als Teil der internationalen Gemeinschaft beeinflusst.

Die Anzahl, Vielfalt und Qualität der in der Türkei publizierten Bücher ist zunehmend gestiegen.

So mancher Druck und manche Einschränkung, denen Schriftsteller und Bücher ausgesetzt waren, nahmen im Laufe der Zeit entweder ab oder verschwanden.

In dieser Zeit fielen auch türkische Schriftsteller dem Terrorismus zum Opfer.

Ich kann heute jedoch mit Freude sagen, dass die Türkei dank der ökonomischen und politischen Reformen, die sie allmählich und insbesondere in den letzten Jahren verstärkt umgesetzt hat, zu einem Land geworden ist, das auf dem Gebiet der Meinungs- und Gedankenfreiheit sowie des Respekts für kulturelle Vielfalt, die Kriterien der Europäischen Union in großem Maße erfüllt.

Wenn auch noch keine vollständigen Erfolge vorzuweisen sind, zählen hierzu auch Anstrengungen im Bereich des Schutzes des geistigen Eigentums. Diese Entwicklungen haben unser Kulturleben lebendiger gemacht und die künstlerische und geistige Kreativität unserer Künstler und Intellektuellen gefördert.

Unser Kulturleben bekommt zunehmend eine freiere und eigenständigere Identität.

Der sichtbarste Beweis hierfür ist die Vielfalt und hohe Qualität der Bücher und Verlagshäuser in dem Pavillon der Türkei, die heute als Ehrengast bei der Frankfurter Buchmesse vertreten ist.

Wie wir auch im Rahmen dieser Messe sehen, werden Bücher türkischer Autoren vermehrt in andere Sprachen übersetzt.

Die Verleihung des Literaturnobelpreises im vergangenen Jahr an den angesehenen türkischen Schriftsteller Orhan Pamuk hat erneut gezeigt, dass türkische Literatur weltweit Anerkennung findet.

Auch die Veranstaltungen des Ehrengastes anlässlich der Messe werden Ihnen die Tiefe, die Vielfalt und den Reichtum in allen anderen Bereichen des kulturellen Lebens der Türkei vor Augen führen.

Dass nun die türkische Stadt Istanbul zur europäischen Kulturhauptstadt 2010 gewählt wurde, ist ein weiterer Beweis für die kulturelle Wiederbelebung in meinem Land.

Bei dieser Gelegenheit möchte ich Sie alle 2010 nach Istanbul einladen.

Werte Gäste,

die gegenwärtige globale Kultur stellt den gemeinsamen Reichtum der Menschheit dar.

In einer Welt, die zunehmend kleiner wird und in der Völker immer näher zusammenrücken, ist Multikulturalität heute unsere größte Errungenschaft.

Respekt und Toleranz gegenüber anderen Kulturen sind der Schlüssel zur entsprechenden Nutzung dieser Möglichkeit sowie die am meisten bewährte Methode, zu unserer eigenen Kultur einen Beitrag zu leisten.

An dieser Stelle möchte ich kurz auf die historische Evolution der türkischen Kultur eingehen.

In meinem Land vereinigen sich die kulturellen Reichtümer als Erbe historischer Zivilisationen angefangen von den Stadtstaaten der Antike bis hin zu den Hetithern, Byzanz, Rom, den Seldschuken und Osmanen.

Die türkische Kultur, die von China bis Spanien mit einer Vielzahl von Kulturen in Beziehung steht, war schon immer offen für Vielfalt, Pluralismus, Dialog sowie für Austausch und gegenseitige Toleranz. Diesen Umstand bezeichnete unser bedeutender Schriftsteller Yaşar Kemal wie folgt:

„Anatolien ist eine Brücke, welche unweigerlich von Zivilisationen überquert wurde. Auf einem derart reichen Boden leben wir auf den Sedimenten von Kulturen.“

Für dieses Phänomen ist Yaşar Kemal, in dessen Namen aufgrund seines äußerst reichen Wortschatzes sogar ein Nachschlagewerk verfasst wurde, ein monumentaler Beweis unseres Zeitalters.

Die durch die Wanderung von Zentralasien nach Westen erzeugte Dynamik haben die Türken weniger in der Politik als vielmehr im Bereich globaler Kultur und Zivilisation verwendet.

Neben Mevlana Celaleddin-i Rumi, dessen 800. Geburtsjahr die UNESCO im vergangenen Jahr auf der ganzen Welt mit Veranstaltungen feierte, haben zahlreiche namhafte Personen wie Yunus Emre, Hacı Bektaş und Nasrettin Hoca die türkische Kultur auf das Fundament der Toleranz gestellt.

Dass die durch das universelle Verständnis von Liebe inspirierten Philosophien dieser großen Persönlichkeiten gegenwärtig auf der ganzen Welt die meist benutzten Referenzquellen darstellen, ist aus dieser Sicht von Bedeutung.

Diese Tradition haben große Namen wie Nazım Hikmet und Necip Fazıl auch in der türkischen zeitgenössischen Literatur fortgeführt.

Sehr geehrte Gäste,

der modernen Republik Türkei, dessen Pionier Mustafa Kemal Atatürk ist, gelang es, all diese mit der Zeit herauskristallisierten reichen kulturellen Sedimente mit der Moderne zu vermengen.

Mit unserer zunehmenden Sensibilität in Bezug auf Demokratie, Menschenrechte und Grundfreiheiten haben wir unser kulturelles Leben auf der Grundlage von Toleranz weiterentwickelt und auf den gegenwärtigen Stand gebracht.

Einer der wesentlichen Bestandteile unserer Kulturpolitik, die wir in den letzten Jahren verfolgt haben, ist die Öffnung unserer Kultur nach außen in all ihrer Bandbreite und ihre Ausweitung auf eine universelle Dimension.

In der heutigen Zeit, in der über die Bedeutung und Geschwindigkeit hinaus die Arbeit auf dem Gebiet des interkulturellen Dialoges vielmehr zu einer Notwendigkeit geworden ist, bin ich stolz darauf, dass die Türkei ein konkretes Beispiel für das friedliche Zusammenleben verschiedener Glaubensrichtungen und Kulturen darstellt.

Sehr geehrte Gäste,

eines der wichtigsten Werkzeuge der türkischen Kultur ist die türkische Sprache. Sie wurde in einem großen von Fernost bis nach Westeuropa reichenden Gebiet über Jahrhunderte hinweg in verschiedenen Umgebungen geformt.

Das Türkische ist seit den Anfängen der Menschheitsgeschichte auf allen Materialien, angefangen vom Stein bis hin zu Papier, geschrieben und in zahlreichen Schriftarten verfasst worden.

In meinem Land wird der Verzierung von Büchern und der Bindekunst seit jeher große Bedeutung beigemessen.

Dieser traditionelle Erfahrungsschatz hat dazu geführt, dass die Türkei zu den Ländern zählt, die die größte Sammlung von handschriftlich verfassten Büchern der Welt besitzen.

Die handschriftlichen Werke, von denen jedes Einzelne ein Kunstwerk darstellt, werden in unseren Bibliotheken ausgestellt, die eine reichhaltige und spezielle Architektur aufweisen. Eine Ausstellung mit einer Auswahl solcher Werke werden wir gleich auf der Messe gemeinsam besuchen.

Sehr geehrte Gäste,

die Bedeutung, die Kunst und Literatur zuteil wird, hält auch im Modernisierungsprozess der Türkei an.

Unter der Federführung des Ministeriums für Kultur und Tourismus wurden Programme wie das TEDA, das Übersetzungsförderungsprojekt, entwickelt und umgesetzt, die die Entwicklung und Stärkung privater Verlage sowie mittels der Übersetzung in verschiedene Sprachen das Aufeinandertreffen des Erfahrungsschatzes der türkischen Schriftsprache mit den Lesern auf der Welt fördern.

Diese Programme, die in Zusammenarbeit mit den Vertretern des Verlagssektors durchgeführt werden, haben zum Ziel, unsere Kultur, Kunst und literarischen Werte der ganzen Welt vorzustellen und einen größeren Beitrag zur globalen Kultur zu leisten.

Diese Anstrengungen haben angefangen, Früchte zu tragen. In der Türkei hat die Anzahl der international wettbewerbsfähigen Verlagshäuser zugenommen.

Mittelständische Verlagsunternehmen haben sich in diesem Prozess neuen Märkten geöffnet und sind wettbewerbsfähig geworden.

Mittels gegenseitiger Übersetzungen hat der türkische Leser die Gelegenheit erhalten, gleichzeitig die Entwicklungen im Bereich der Weltliteratur zu verfolgen.

Die Werke türkischer Autoren haben angefangen, die Literaturliebhaber auf internationaler Ebene schneller zu erreichen.

Dadurch ist in unserem Land die literarische Produktion gestiegen. Die Zahl der Buchdrucke hat enorm zugenommen.

An dieser Stelle möchte ich darauf aufmerksam machen, dass auch in anderen von unserem Volk neben dem Türkischen traditionell verwendeten Sprachen vielfältige Publikationstätigkeiten vorhanden sind. In vielen Sprachen werden jede Art von Büchern, Zeitungen, Zeitschriften, Wörterbücher und musikalische Produkte veröffentlicht und Radio- und Fernsehprogramme ausgestrahlt.

Werte Gäste,

wir sind uns des Defizits bewusst, das auf die im Ausland nicht in hinreichender Anzahl vorhandenen türkischen Kulturzentren zurückzuführen ist.

Um dieses Defizit zu beheben und die vorhandenen Kulturzentren miteinander zu koordinieren, haben wir beschlossen, in der vor uns liegenden Zeit in vielen Städten „Yunus Emre Kulturinstitute“ zu eröffnen.

Werte Gäste,

damit diese Institute zügig eröffnet werden und die Türkei beginnen kann, mit anderen Ländern den kulturellen und wissenschaftlichen Austausch zu stärken, setzen wir unsere Arbeiten mit Freude fort.

Bevor ich meine Ausführungen beende, möchte ich auch zu den deutsch-türkischen Beziehungen einige Worte sagen.

Ich möchte zum Ausdruck bringen, dass ich die Teilnahme der Türkei an der Frankfurter Buchmesse auch hinsichtlich der mehrdimensionalen und traditionell freundschaftlichen türkisch-deutschen Beziehungen, denen wir einen großen Wert beimessen, als eine wichtige Etappe erachte. Ich finde die hervorragende Funktion von Büchern und Kunst bei dem weiteren gegenseitigen Kennenlernen unserer Völker und der daraus folgenden verstärkten Annäherung sehr wichtig.

Ich bin mir der Beachtung, die unsere beiden Länder der weiteren Fortentwicklung dieser Beziehungen schenken, bewusst. Die kulturelle Dimension dieser Beziehungen ist auch äußerst wichtig.

Darüber hinaus empfangen wir jedes Jahr eine Vielzahl von deutschen Staatsangehörigen als Gast in unserem Land. Wir bewerten die Entscheidung zahlreicher deutscher Staatsangehöriger, ihr Leben in der Türkei fortzuführen, als eine große Bereicherung.

Andererseits stellt die Tatsache, dass eine Vielzahl unserer Staatsangehörigen Deutschland als ihre zweite Heimat gewählt hat, unseren gemeinsamen Reichtum dar.

Um auf den Literaturbereich zurückzukommen: Die von den in Deutschland geborenen türkischen Schriftstellern und Künstlern in Deutsch oder Türkisch verfassten Werke sind über die Bildung der gemeinsamen Eigenschaften der Türkei und Deutschland hinaus die universellen Botschaften des interkulturellen Dialogs.

An diesem Punkt möchte ich ihre Aufmerksamkeit auf die Tatsache lenken, dass die Familie von Mevlana, der im 13. Jahrhundert gelebt hat, eine Migrantenfamilie war, die aus verschiedenen Gründen über Afghanistan und Iran in Anatolien ankam und dass auch Mevlana einen Großteil seiner Werke auf Persisch verfasste, obwohl er von seinen Jugendjahren an bis zu seinem Tod im türkischen Sultanat in Anatolien lebte.

In diesem Zusammenhang möchte ich darauf hinweisen, dass der berühmte deutsche Denker und Schriftsteller Goethe bereits im Jahre 1827 mit großer Trefflichkeit feststellte, dass die Zeit der universellen Literatur angebrochen sei und alle dazu aufrief, diesen Prozess zu beschleunigen.

Ich bin mir sicher, dass wir unseren Kindern eine farbenreichere und friedlichere Welt vorbereiten werden, wenn es uns gelingt, diese Auffassung von der Literatur auf jedwede kulturelle Tätigkeit zu übertragen.

Meine Anerkennung möchte ich insbesondere unserem Minister für Kultur und Tourismus, Herrn Ertuğrul Günay, seinem Vorgänger Atilla Koç sowie allen Verantwortlichen aussprechen, die wertvolle Beiträge zum langatmigen Vorbereitungsprozess des türkischen Pavillons geleistet haben, welchen wir sogleich gemeinsam besichtigen werden.

Auch möchte ich all unseren Staatsangehörigen, insbesondere unseren Schriftstellern Übersetzern sowie unseren aufopferungsvollen Verlegern - auf die wir alle sehr stolz sind - meinen Respekt entgegenbringen, die zur Wahrung und der stetigen Fortentwicklung der tief verwurzelten Errungenschaften der Türkei auf dem Gebiet der Literatur und des Verlagswesens beigetragen haben.

Mit diesen Gedanken möchte ich allen, die zu der Realisierung dieser Buchmesse einen Beitrag geleistet haben, meinen Dank aussprechen.

Mit dem Wunsch, dass die 60. Frankfurter Buchmesse sehr erfolgreich verlaufen möge, grüße ich Sie alle herzlich.

Türkçe - Türkisch

Foto: © Frankfurter Buchmesse/ddp/Silz


OKUNAN METİN GEÇERLİDİR

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül'ün 60’INCI FRANKFURT KİTAP FUARI’NIN AÇILIŞINDA YAPTIĞI KONUŞMA
(FRANKFURT, 14 EKİM 2008, SALI)

Ekselanslar, Değerli Katılımcılar, Bayanlar, Baylar,

60. Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılış töreninde bulunmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Kültür, sanat ve özellikle edebiyat alanındaki gelişmelerin, birikimlerin paylaşılacağı bu ortamda sizlerle birlikte olmak da benim için bir ayrıcalıktır.

Bu yıl, dünyanın en büyük gelenekselleşmiş Kitap Fuarı’na ülkemin onur konuğu olmasından memnuniyet duyuyorum.

Türkiye’nin konukluğunun, bu önemli fuarın 60’ıncı yılına denk gelmesini, ayrıca anlamlı buluyorum.

Geçen altmış yıl, dünyada kitapların yayım ve dağıtım imkânlarını gerçekten çok genişletmiştir.

Bu gelişmede, gerek teknolojideki hızlı ilerlemeler ve yenilikler, gerekse dünyada tedricen yaşanan demokratikleşme etkili olmuştur.

Dünyanın birçok ülkesinde insan hakları standartlarının yükselmesi, fikir ve ifade özgürlüğüne giderek daha çok saygı gösterilmesi evrensel kültür hayatını doğrudan etkilemiştir.

Yazarlar, daha çok saygı görmeye, onurlandırılmaya başlamıştır. Önlerindeki engeller yok olmasa da, göreli olarak azalmıştır.

Yazarlar ile okurlar doğrudan temas ve iletişime geçmeye başlamışlardır. Kitapların en ücra köylere kadar hızla ulaşması mümkün hale gelmiştir.

Buna karşılık, geçen 60 yıl içinde dünyanın yaşamış olduğu bazı büyük ekonomik, sosyal veya siyasi krizler, maalesef, evrensel kültür hayatını da doğrudan veya dolaylı olarak olumsuz biçimde etkilemiştir.

Bu etki, kimi zaman kültürel çatışmalar ve kimlik bunalımları, kimi zaman kültürel yozlaşma şeklinde ortaya çıkmıştır, çıkmaya devam etmektedir.

Örneğin, ders ve okul kitapları, kültürel önyargılardan çok etkilenmiştir. Birçok ülke ve başta UNESCO olmak üzere, uluslararası kuruluşlar bu etkinin izlerini ortadan kaldırmak için gayret göstermektedir.

Savaş, şiddet ve terör, kütüphaneleri ve yazarları da vurmaktan geri kalmamıştır. Saraybosna ve Bağdat’taki milli kütüphanelerin başına gelenlerin acı hatıraları hâlâ tazeliğini korumaktadır.

Diğer yandan, kitapların kimi zaman salt ticari meta olarak görülmesinin, kültürel düzeyin yükselmesine her zaman yardımcı olduğu söylenemez.

Her şeye rağmen, her yıl olduğu gibi bugün de Frankfurt’ta mutlulukla tanık olduğumuz gibi, insanların kitaplara sarılma ihtiyacı her hal ve şartta geçerlidir ve geçerli olmaya devam etmektedir.

Sayın Katılımcılar,

Son 60 yıldır meydana gelen ve yukarıda saydığım olumlu veya olumsuz gelişmeler, uluslararası toplumun bir parçası olan Türkiye’yi de doğal olarak etkilemiştir.

Türkiye’de yayınlanan kitapların sayısı, çeşitliliği ve kalitesi giderek artmıştır.

Yazarlar ve kitaplar üzerinde uygulanan bazı baskı ve sınırlamalar zaman içinde azalmış veya ortadan kalkmıştır.

Bu süre içinde terörizme kurban verdiğimiz yazarlar da olmuştur.

Ancak, bugün memnuniyetle söyleyebilirim ki, Türkiye, tedricen gerçekleştirdiği ve özellikle son yıllarda hızlanan ekonomik ve siyasi reformlar sayesinde, fikir ve ifade özgürlüğü ve kültürel çeşitliliğe saygı alanlarında Avrupa Birliği kriterlerini büyük ölçüde gerçekleştiren bir ülke haline gelmiştir.

Buna, fikri mülkiyet haklarının korunması alanında gösterilen çabalar -henüz tam sonuç vermemiş bile olsa- dahildir.

Bu gelişmeler, kültür hayatımızı daha canlı hale getirmiş, sanatçı ve aydınlarımızın artistik ve entelektüel yaratıcılıklarını teşvik etmiştir.

Kültür hayatımız giderek daha özgür ve özerk bir kimliğe bürünmektedir.

Bunun en somut kanıtı, bugün Frankfurt Kitap Fuarı’nda onur konuğu olan Türkiye Pavyonu’ndaki kitapların ve yayınevlerinin çeşitliliği ve yüksek kalitesidir.

Bu fuarda da gördüğümüz gibi, Türk yazarları diğer dillere giderek daha çok tercüme edilmeye başlanmıştır.

Önceki yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün değerli Türk yazarı Orhan Pamuk’a verilmiş olması, Türk Edebiyatının evrensel olarak kabul edildiğini bir kez daha teyit etmiştir.

Fuar münasebetiyle, düzenlenecek konuk ülke etkinlikleri de Türkiye’deki kültür hayatının diğer bütün alanlardaki derinliğini, çeşitliliğini ve zenginliğini sizlere gösterecektir.

Nitekim, Türkiye’nin İstanbul şehrinin 2010 Yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak tespit edilmesi de, ülkemdeki kültürel yeniden canlanmanın bir başka göstergesi olmuştur.

Bu vesileyle, hepinizi 2010 yılında İstanbul’a davet etmek isterim.

Değerli Katılımcılar,

Günümüzün evrensel kültürü, insanlığın ortak zenginliğini oluşturmaktadır.

Dünyanın giderek küçüldüğü, milletlerin birbirine daha da yakınlaştığı günümüzde çok kültürlülük en büyük kazanımımızdır.

Farklı kültürlere saygı ve hoşgörü, bu imkândan gereğince yararlanmanın anahtarı, öz kültürümüze katkıda bulunmanın en geçerli yöntemidir.

Bu noktada, Türk kültürünün tarihsel evrimine değinmek istiyorum.

Ülkem, antik çağın şehir devletlerinden Hitit, Bizans ve Roma, Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar tarihî uygarlıkların mirası olan kültür hazinelerini bünyesinde barındırmaktadır.

Türk kültürü, Çin’den İspanya’ya birçok kültürle ilişki halinde çeşitliliğe, çoğulculuğa, diyaloga, etkileşime ve hoşgörüye açık olagelmiştir.

Büyük yazarımız Yaşar Kemal bu olguyu şöyle tanımlamıştır:

“Anadolu bir köprüdür, ister istemez uygarlıklar oradan gelip geçmişlerdir. Biz, böyle zengin bir toprakta kültürlerin tortusu üstünde oturuyoruz.”

Kullandığı son derece zengin dil haznesinden adına bir sözlük dahi çıkartılmış olan Sayın Yaşar Kemal, bu olgunun çağımızdaki anıtsal bir kanıtıdır.

Türkler, Orta Asya’dan Batı’ya göçün yarattığı dinamizmi siyasetten ziyade evrensel kültür ve medeniyet ekseninde kullanmışlardır.

UNESCO’nun geçen yıl 800. doğum yıldönümünü bütün dünyada düzenlenen etkinliklerle kutladığı Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin yanında, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Nasrettin Hoca gibi birçok isim Türk kültürünü hoşgörü temeline oturtmuştur.

Sözünü ettiğim bu büyük şahsiyetlerin evrensel sevgi anlayışlarından esinlenen felsefelerinin bütün dünyada günümüzün en çok başvurulan referanslarını oluşturması, bu açıdan anlamlıdır.

Bu geleneğimizi, çağdaş edebiyatımızda da Nazım Hikmet ve Necip Fazıl gibi büyük isimler sürdürmüştür.

Sayın Katılımcılar,

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünü yaptığı çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, zamanın imbiğinden süzülüp gelen bütün bu zengin kültürler tortusunu çağdaşlıkla harmanlamayı başarmıştır.

Demokrasi, insan hakları ve temel özgürlükler konusundaki giderek artan duyarlılığımızla, kültür hayatımızı hoşgörü temelinde yoğurarak bugünkü içeriğine kavuşturmuş bulunmaktayız.

Kültürümüzü dış dünyaya tüm enginliğiyle açmak ve evrensel boyuta taşımak, son dönemlerde yürüttüğümüz kültür politikalarının esaslarından birini oluşturmaktadır.

Kültürlerarası diyalog çalışmalarının önem ve hız kazanmanın ötesinde bir gereksinime dönüştüğü günümüzde, Türkiye’nin farklı inanç ve kültürlerin barış içinde birarada yaşayabildiğini göstermek açısından somut bir örnek oluşturmasından gurur duyuyorum.

Sayın Katılımcılar,

Türk kültürünün en değerli araçlarından biri de Türkçe’dir. Türkçe, Uzak Doğu’dan Batı Avrupa’ya kadar büyük bir coğrafya üzerinde asırlar boyunca çeşitli iklimlerde yoğurularak şekillenmiştir.

Türkçe, insanlık tarihinin erken dönemlerinden beri taştan başlayarak kağıda kadar bütün materyallere yazılmış, pek çok alfabe ile kaleme alınmıştır.

Ülkemde, kitapların süs ve ciltleme sanatlarına da büyük önem verilegelmiştir.

Bu geleneksel birikim, Türkiye’nin, dünyanın el yazmaları hafızasının en büyük kısmına sahip ülkelerinden biri olmasını sağlamıştır.

Her biri ayrı bir sanat eseri olan el yazması eserler, zengin ve kendine özgü mimariye sahip kütüphanelerimizde sergilenmektedir. Bu eserlerden derlenen bir sergiyi birazdan fuar alanında beraberce gezeceğiz.

Sayın Katılımcılar,

Sanat ve kitaba verilen önem, Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde de devam etmektedir.

Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın öncülüğünde, özel yayınevlerinin gelişmesini ve güçlenmesini, Türkçe’nin yazı dili birikiminin farklı dillere çevrilerek dünya okurlarıyla buluşmasını teşvik eden TEDA Projesi gibi programlar geliştirilerek yürürlüğe konulmuştur.

Yayıncılık sektörünün temsilcileriyle işbirliği halinde yürütülmekte olan bu programlar, kültür, sanat ve edebiyat değerlerimizin dünyaya tanıtılması, evrensel kültüre daha fazla katkıda bulunulabilmesini amaçlamaktadır.

Bu çabalar sonuç vermeye başlamıştır. Türkiye’de uluslararası alanda rekabet edebilecek yayınevlerinin sayısı artmıştır.

Orta ölçekli yayınevleri bu süreçte yeni pazarlara açılarak rekabet gücü kazanmıştır.

Karşılıklı tercümelerle Türk okuru dünya edebiyatındaki gelişmeleri eşzamanlı izleme imkânına kavuşmuştur.

Türk edebiyatçılarının eserleri uluslararası edebiyatseverlere daha büyük kolaylıkla ulaşmaya başlamıştır.

Böylece, ülkemizdeki edebi üretim artmış, basılan kitap sayısı büyük artış kaydetmiştir.

Bu arada, halkımızın geleneksel olarak Türkçe’nin yanısıra kullanmakta olduğu diğer dillerde de zengin bir yayın hayatı bulunduğuna dikkat çekmek isterim. Birçok dilde her türlü kitap, gazete, dergi, sözlük ve müzik ürünleri yayınlanmakta, bazı radyo- TV yayınları yapılmaktadır.

Değerli Katılımcılar,

Yurtdışında yeterli sayıda Türk Kültür Merkezi’nin bulunmamasının oluşturduğu eksikliğin bilincindeyiz.

Bu boşluğu gidermek ve mevcut kültür merkezlerini eşgüdümlü hale getirmek üzere, önümüzdeki dönemde dünyanın birçok şehrinde “Yunus Emre Kültür Enstitüleri” açmayı kararlaştırdık.

Bu enstitülerin ivedilikle faaliyete geçerek, Türkiye’nin diğer ülkelerle kültürel ve bilimsel alışverişini güçlendirmeye başlamasını sağlamaya yönelik çalışmalarımızı büyük heyecanla sürdürüyoruz.

Değerli Katılımcılar,

Sözlerime son vermeden önce, Türk-Alman ilişkilerine de değinmek isterim.

Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımımızı, büyük değer ve önem verdiğimiz, çok boyutlu geleneksel Türk-Alman dostluk ilişkileri açısından da mühim bir aşama olarak değerlendiğimi ifade etmek isterim. Kitapların ve sanatın, halklarımızın birbirini daha iyi tanıyarak daha da yakınlaşmasında üstlendiği seçkin işlevi çok önemli buluyorum.

Her iki ülkenin de bu ilişkilerin daha da gelişmesine verdiği önemin bilincindeyim. Bu tarihi dostluk geleneğinin kültürel boyutu da son derece önemlidir.

Bunun da ötesinde, her yıl çok sayıda Alman vatandaşını ülkemizde ağırlıyoruz. Çok sayıda Alman vatandaşının yaşamlarını Türkiye’de sürdürmeyi seçmiş olmalarını da büyük bir kazanım olarak değerlendiriyoruz.

Diğer taraftan, çok sayıda vatandaşımızın Almanya’yı ikinci vatanları olarak seçmiş olmaları da ortak zenginliğimizdir.

Edebiyat alanına geri dönmek gerekirse, Almanya’da doğan Türk yazarlarının ve sanatçılarının Almanca veya Türkçe kaleme aldıkları eserler, Türkiye ve Almanya’nın ortak renklerini oluşturmanın ötesinde kültürlerarası diyalog konusunda evrensel mesajlardır.

Bu noktada, 13. yüzyılda yaşamış olan Mevlana’nın da ailesinin çeşitli sebeplerle bugünkü Afganistan ve İran’dan geçerek Anadolu’ya gelen bir göçmen ailesi olduğuna, Mevlana’nın ilkgençliğinden ölümüne kadar Anadolu’daki Türk Sultanlığı’nda yaşamış olmasına rağmen, eserlerinin büyük bölümünü Farsça yazmış olduğuna dikkat çekmek isterim.

Bu bağlamda, ünlü Alman düşünürü ve yazarı Goethe’nin daha 1827’de evrensel edebiyatın zamanının geldiğine büyük bir isabetle işaret ederek, herkesi bu süreci hızlandırmaya çağırmış olduğunu hatırlatmak isterim.

Bu anlayışı edebiyattan tüm kültürel etkinliklere taşıyabilirsek, çocuklarımıza çok daha renkli ve barışçı bir dünya hazırlayacağımızdan eminim.

Birazdan birlikte gezeceğimiz Türk Pavyonu’nun uzun soluklu hazırlık sürecine değerli katkılarda bulunan başta Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, selefi Sayın Atilla Koç olmak üzere tüm yetkililere de takdirlerimi ifade etmek isterim.

Türkiye’nin edebiyat ve yayıncılık alanındaki köklü birikiminin korunmasına ve sürekli aşama sağlamasına katkıda bulunan başta gurur kaynağımız yazarlarımız, çevirmenlerimiz ve fedakar yayıncılarımız olmak üzere, tüm vatandaşlarıma da saygılarımı sunarım.

Fuarın gerçekleşmesine katkıda bulunan tüm ilgililere bu düşüncelerle teşekkür etmek isterim.

60. Frankfurt Kitap Fuarı’nın çok başarılı geçmesi temennisiyle, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.


Faruk Şen, Abdullah Gül ile Görüştü

Prof. Dr. Faruk Şen, Türkiye Araştırmalar Merkezi öncülüğünde İzmir´de kurulacak Türk-Alman üniversitesine ilişkin Ankara temaslarını sürdürüyor. Şen, Çankaya´da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşerek kuruluş çalışmalarında son gelişmeleri aktardı. Üniversite projesini desteklediğini söyleyen Cumhurbaşkanı Gül, böylesi bir proje için İzmir´in merkez seçilmesinin ayrıca büyük önem taşıdığını belirterek, üniversitenin İzmir ve Ege Bölgesi için büyük bir kazanım olacağını söyledi.

Kurulacak üniversitenin Türkiye � AB ilişkileri açısından da büyük yararlar sağlayacağına inandığını söyleyen 11. Cumhurbaşkanı, İzmir´in EXPO 2015 adaylığı çerçevesinde de üniversiteden önemli katkı beklediklerini ifade etti.

Kurulacak üniversiteye Türkiye´de gösterilen büyük ilgiden memnun olduklarını söyleyen TAM Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, �Kurulacak üniversitenin iki ülke arasındaki bilgi ve teknoloji transferini hızlandırarak, Türk-Alman ilişkilerinin yegane zayıf kanadı bilimsel ve kültürel ilişkiler alanını güçlendirmekle kalmayıp, ilişkilerin diğer alanlarında da yeni bir boyut açacak insanların yetiştirilmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz. Bunların da ötesinde Ege Bölgesi ve İzmir´in bir çekim bölgesi haline gelmesi açısından da projemizin büyük yarar sağlayacağına inanıyoruz. Alaçatı´da kurulacak üniversite sayesinde Çeşme dünyaya açılacak� diye konuştu.

26.01.2008

Deutsch - Almanca Türkçe - Türkisch
BALD AUCH IN DEUTSCHER SPRACHE -
Alle Rechte vorbehalten. (28.08.2007 - © AYPA)
(Tüm hakları saklıdır 28.08.2007 - © AYPA)

11. CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL TBMM'DEN ALDIĞI 339 OYLA KÖŞK’E ÇIKIYOR

Cumhurbaşkanlığı seçiminin 3. tur oylamasında Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, 339 oy alarak üye tam sayısının salt çoğunluğunu aştı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Toptan, Cumhurbaşkanına, seçildiğini bildirmek ve andiçmesi için, birleşimi saat 18.00'de toplanmak üzere kapattı.

456 MİLLETVEKİLİ KATILDI Birleşime 18:00'e kadar ara verildi.

TBMM Başkanı Köksal Toptan başkanlığı başlayan oturumda, Cumhurbaşkanlığı seçimi 3. tur oylamasına geçilmesi için elektronik yoklama yaptı. Toptan, milletvekillerine yoklama için 10 dakika süre verdi.

Yapılan yoklama sonucunda Meclis Genel Kurulu'nda 456 bulunduğu ve seçime geçmesi için en az 367 rakamının aşıldığının tespit edilmesinden sonra milletvekillerinin isimleri okunarak seçime başlandı.

Yapılan gizli oylamada, milletvekilleri Adana ilinden başlayarak seçim çevrelerine göre oylarını kullandı. Saat 15.17'de başlayan oy verme işlemi, 35 dakika sürdü.

TBMM Başkanı Köksal Toptan, oyunu kullanmayan milletvekili olup olmadığını sorduktan sonra, oy verme işleminin tamamlandığını açıkladı.

Devlet Bakanı Beşir Atalay, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, AK Parti'li Dilek Yüksel, Ahmet Yeni ve Ahmet Erdal Feralan'dan oluşan Tasnif Komisyonu, oyların sayım ve dökümünü yapmaya başladı.

Sayım işleminin sonuçlanmasının ardından TBMM Başkanı Köksal Toptan, Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül seçildiğini açıkladı.

Gül 3. tur oylamada 339 aldı. Diğer adaylar Çakmakoğlu'na 70, İçli'ye 13 oy verildi, boş 24 oy, geçersiz 2 oy kullanıldı. Böylece Cumhurbaşkanı seçim süreci tamamlanmış

Bu arada, oyunu kullanan Cumhurbaşkanı Adayı Abdullah Gül, oy verme sırası Zonguldak'a geldiğinde, Genel Kuruldan ayrıldı.

Toptan, Cumhurbaşkanına, seçildiğini bildirmek ve andiçmesi için, birleşimi saat 18.00'de toplanmak üzere kapattı.

GÜL'ÜN KÜÇÜK OĞLU DA İZLEDİ

3. tur oylamasına az bir süre kala, Gül ailesinden en küçük çocuk Mehmet Gül TBMM'ye geldi. Mehmet Gül, yanında amcasının oğlu Ahmet Gül'le birlikte Genel Kurul salonunda ziyaretçilere ayrılan bölümde yer aldı. Aynı bölümde Kayseri eski Büyükşehir belediye Başkanı Şükrü Karatepe de ile bazı üst düzey bürokratlar da bulunuyor.

ÜÇ ADAY YARIŞTI

Cumhurbaşkanı seçiminde, AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, MHP Kayseri Milletvekili Sabahattin Çakmakoğlu ve DSP Eskişehir Milletvekili Tayfun İçli yarışacak. Genel Kurulda 20 Ağustos Pazartesi günü yapılan ilk tur oylamada; AK Partili Gül 341, MHP'li Çakmakoğlu 70, DSP'li İçli 13 oy alırken, ikinci turda da Gül'e 337, Çakmakoğlu'na 71, İçli'ye ise 14 oy çıkmıştı.

İLK İKİ TURDA YETERLİ OY ALINAMAMIŞTI

3. turda, üye tam sayısının salt çoğunluğunun (276) sağlanması gerekiyor. Bu oylamada da üye tam sayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde, üçüncü oylamada en çok oy almış olan iki aday arasında dördüncü oylama yapılacak. Bu oylamada da üye tam sayısının salt çoğunluğu aranacak. Bugün yapılacak olan 3. turda adaylardan biri 276 oy alırsa 11. Cumhurbaşkanı seçilecek. Seçimin ardından da saat 18:00'de and içme töreni gerçekleştirilecek.

Genel Kurul'da 20 Ağustos Pazartesi günü yapılan ilk tur oylamaya 448 milletvekili katılırken AK Parti'li Gül 341, MHP'li Çakmakoğlu 70, DSP'li İçli 13 oy almış, 1 oy geçersiz sayılmış, 23 oy da boş çıkmıştı.

24 Ağustos Cuma günü yapılan 2. tur oylamaya 446 milletvekili katılmış; Gül 337, Çakmakoğlu 71, İçli ise 14 oy almıştı. Oylamada, 23 boş oy kullanılmıştı.

HaberTürk - 28.08.2007 16:11

KÖŞK'E 'OLCAY BAYKAL' FORMÜLÜ
Gül açıkladı: "Hayrünnisa Hanım hiçbir yere katılmayacak"

Bugün cumhurbaşkanı seçilmesine kesin gözüyle bakılan Abdullah Gül ‘Deniz Baykal’ın eşi Olcay Hanım hiçbir yere katılmıyor. Hayrünnisa Hanım da katılmayacak’ dedi.

Türkiye, uzun süredir bugün TBMM’de yapılacak üçüncü turda cumhurbaşkanı seçilmesi beklenen Abdullah Gül’ün eşinin başörtüsünü tartışıyor. Hayrünnisa Hanım’ın Çankaya Köşkü’nde nasıl bir tutum izleyeceği merak konusu. Tartışmaların boyutu, Hayrünnisa Gül’ün resmi davetlere katılıp katılmayacağından, türbanının modeline kadar geniş bir yelpazeye yayılırken Abdullah Gül, izlenecek yöntemi çarpıcı bir örnekle açıkladı. Hayrünnisa Gül, yeni dönemde Deniz Baykal’ın eşi Olcay Baykal modelini benimseyecek. Nitekim geçtiğimiz hafta Sayın Gül ile yaptığım özel bir sohbette Gül “Olcay Hanım hiçbir yere katılmıyor. Hayrünnisa Hanım da katılmayacak. Basın Olcay Hanım’ı hiç konu etmiyor. Hayrünnisa Hanım’ı da konu etmemeli. Türkiye’de yapılacak daha çok iş var” dedi.

Görünen o ki, resepsiyonlarda, Olcay Hanım örneğinde olduğu gibi Hayrünnisa Hanım’ı göremeyeceğiz. Nitekim bugüne kadar Ankara’da hiç kimse, başı açık olmasına rağmen Olcay Baykal’ı ne 29 Ekim ne de 30 Ağustos resepsiyonlarında gördü. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu kez sadece seçilecek kişiye değil, eşine de odaklandı. Bunun elbette önemli bir nedeni var: Türban. Sorun şu ki, bugünkü türban modeli, uzun yıllar maalesef siyasetçiler tarafından “siyasi simge” olarak kullanıldı. İster kabul edelim ister kabul etmeyelim Türk kamuoyunda türban bir “ayrımcılık” olarak bugüne kadar getirildi.

TSK kanadında ise, askerin en hassas olduğu konulardan birisi olan irtica, yine türbanla özdeşleştirildi. Bugüne kadar eşi türbanlı olan hemen hemen her askeri mensubunu irtica ile özdeşleştiren TSK, bu nedenle de eşi türbanlı olan herkesi TSK’dan uzaklaştırmıştır.

Geldiğimiz noktada ise, muhtemelen bugün cumhurbaşkanı seçilerek başkomutan unvanını da alacak olan Abdullah Gül’ün eşi de türban takmaktadır. TSK içinde şimdi en çok sorulan soru, bugüne kadar irtica ile özdeşleştirilmiş ve eşinin türbanı nedeniyle görevinden olmuş sayısız personele rağmen, başkomutanın türbanlı eşine nasıl selam durulacağı sorusudur.

Öte yandan, uzun süredir değişik türban modelleri, peruk gibi alternatifler üzerinde kamuoyu tartışırken, Hayrünnisa Gül’ün yeni dönemde Deniz Baykal’ın eşi Olcay Baykal modelini benimseyeceği kesinleşmiş gibi duruyor.

Nitekim geçtiğimiz hafta Sayın Gül ile yaptığım bir özel sohbette Gül, eşi gündeme gelince, “Deniz Baykal’ın eşi Olcay Hanım da hiçbir yere katılmıyor. Hayrünnisa Hanım da katılmayacak. Basın Olcay Hanım’ı hiç konu etmiyor. Bence Hayrünnisa Hanım’ı da konu etmemeli. Türkiye’de yapılacak daha çok iş var” dedi. Gerçekten de bugüne kadar hiçbir dönemde, bazı siyasetçilerin eşleri gibi eşinin önüne geçmek bir yana, yanında bile resim vermeden mütevazı bir hayat yaşayan Olcay Hanım, önümüzdeki dönemde başkomutan Abdullah Gül için neredeyse ideal bir formül olmuş durumda.

Resepsiyonlarda yok

Sohbetimizden edindiğim izlenim, bugün TBMM’de Hayrünnisa Gül’ün bulunmayacağı yönünde. Böylelikle günlerdir gazetelerin sorguladığı “komutanlar Semra Sezer’i kutlamıştı, Hayrünnisa Gül’ü de kutlayacak mı?” sorularının cevabı şimdiden hazır.

Merak edilen kriz noktalarından bir diğeri olan resepsiyonlarda ise, yine Olcay Hanım örneğinde olduğu gibi Hayrünnisa Hanım’ı göremeyeceğiz. Nitekim bugüne kadar Ankara’da hiç kimse, başı açık olmasına rağmen Olcay Baykal’ı ne 29 Ekim resepsiyonunda ne de 30 Ağustos resepsiyonunda görmemiştir. Bunları yazarken insanın aklına bir süre önce medyaya sızan “Tayyip Erdoğan’ı Baykal Başbakan” yaptı iddiaları geliyor. Ve insan düşünmeden edemiyor, şimdi de Baykal’ın eşi Gül Ailesi”nin Köşk yolunda en önemli can simidi. Dolayısıyla Deniz Baykal, Türk siyasetine daha çok gerekli gibi duruyor! Son dönemlerde sürekli adı “kriz çıkartıcı siyasetçi” olarak anılan Baykal, aslında kimse farkında değil ama “derin krizlerin” çözüm mimarı da olan bir siyasetçi. Siyaset bu, hele bir de Türkiye’de yapılıyorsa, kimin ne zaman kime yarayacağı, kimin kime uzak ya da yakın olduğu ve hatta kimin dost, kimin düşman olduğu, bazen çok sonra, bazen de hiç anlaşılmıyor.

Yola devam diyenler

Gelelim TSK’nın ve Abdullah Gül’ün reel ayrışma ve yakınlaşma noktalarına. Türbanı bir kenara bırakırsak, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 22 Temmuz seçimlerinden sonraki “27 Nisan Bildirisi’nin arkasındayız” cümlesiyle, tıpkı AK Parti gibi “Durmak Yok Yola Devam” dedi. Tabii merak edilen, yolun bir uçurumda mı son bulacağı, yoldaki sarı-kırmızı-yeşil ışıklardan hangisinin ne zaman yanacağı ve bu ışıkların aynı anda yanması durumunda oluşacak renk harmonisi tehlikesinin, kime ne kadar yansıyacağı gibi soruların yanında; yolun duble yol mu, asfalt mı, yoksa mıcırla kaplı bir yol mu olduğu da çok önemli. Şu anda görünen o ki, yol henüz mıcırla kaplı. Bunu duble yola çevirmek, asfalt haline getirmek Abdullah Gül’ün marifetine kalıyor. Kuşkusuz Abdullah Gül’ün uzun siyasi ve hükümet tecrübesi ile kolay yapabileceği politik ataklar sayesinde, yolların stabilizasyonu mümkün gibi duruyor. Ancak bu noktada da, yolları beraber yürüdüğü arkadaşlarıyla, bu yapım işinde ne kadar ortak paylaşım yapabileceği ayrı bir sorun gibi duruyor.

Hem TSK hem de AK Parti “Yola Devam” demişken, Abdullah Gül içinse geriye, her koşulda bir yol ayrımı kalıyor. Bakalım, Gül nasıl bir “Yola Devam” kararı alacak, hep birlikte göreceğiz. “Yola Devam” kararının arkasında inşa edeceği yollar, öyle sağlam ve düz olmalı ki, hem özellikle AK Parti için, hem de ordunun askeri araçlarının da rahat geçebileceği bir yapıda ve düzende olmalı. Sonuçta hem traktör, hem Ferrari, hem de tanklar kullanacak bu yolları. Hele bir de yollar, yayaları kapsayabilirse ki orada sorun yok gibi duruyor. İşte o zaman Çankaya, herkesin Çankaya’sı olacaktır.

NURAY BAŞARAN - REFERANS - 28.08.2007

KimKimdir - "Adının" veya "Soyadının" ilk harfine göre ...
A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M
N O Ö Q P R S Ş T U Ü V X W Y Z
Oluşturulduğu 18.05.2009 tarihinden beri bu sayfaya kere erişilmiş olup
© AYPA.TV sitesi kurulduğu 31.12.1996'dan beri 2.500.000 + kere ziyaret edilmiştir.

© Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM · D-13585 Berlin, Luther Platz 4
Tel.: +49 177 2427272 · +49 30 3366666 · Fax: 3333 023 · Ali[at]AYPA.net · AYPA.TV ©